SON HABERLER :
Vaka sayısı 1 ay sonra ilk kez binin altında Kepez'de tokalaşmaya pratik çözüm Antik Side'de yol çalışması bitiyor Büyükşehir'de 270 milyon borçlanma talebi kabul edildi Antalyaspor'da Sinan ve Fredy sevinci
Küreselleşen dünyada yönetim ve vatandaşlık sorunu
Antalya Ekspres

Bundan üç sene önce dünyanın iki birbirine benzemez bölgesinde referandumlar gerçekleştirildi ve katılanlara yaşadıkları bölgelerin hali hazırda parçası bulundukları devletlerden ayrılıp bağımsız olmasını isteyip istemedikleri soruldu. Katılımcıların ezici çoğunluğu her iki bölgede de ayrılma yönünde tercihlerini belirttiler. Katılımcıların sayıları, düzenlenen referandumların hukukiliği, merkezi hükümetin tepkisi, bölgede bulunan ve referandumların sonuçlarından doğrudan etkilenecek devletlerin verdikleri tepkiler ve küresel siyasetin başat aktörlerinin benimsedikleri tutumlar üzerine sıkça konuşuldu ve yazıldı. Gerek Katalanların gerekse de Iraklı Kürtlerin ayrılma yönünde takındığı tavrın bölgesel ve küresel siyasi sonuçları üzerine çok fazla söz söylendi.

Bu tartışmalarda üzerinde pek fazla durulmayan konulardan bir tanesi küreselleşme çağında yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişkinin meşruiyetinin hangi zeminler üzerinde inşa edilmesi gerektiğidiydi.

Çok uzun yıllar ulus-devlet siyasi yapılanması bu meşruiyeti sağladı. Çoğunluğunu homojen bir etnik grubun oluşturduğu uluslarda ulus-devlet bu görevi başarıyla yerine getirdi. Etnik homojenliğin varlığı ve ortak dilin ortaya çıkardığı kültürel miras siyasi rejimin karakterinden bağımsız olarak, yönetenler ile yönetilenleri bir arada tuttu. İster demokrasi isterse de demokrasi dışı siyasi rejimler olsun, yönetenler ile yönetilenler aynı etnik gruptan geliyorlarsa, aynı dili konuşuyorlarsa, aynı dine inanıyorlarsa ve aynı tarihsel ve kültürel mirasa sahiplerse yönetimlerin meşruiyeti çoğu zaman sorgusuz bir şekilde devam etti.

Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin çoğunluğu vatandaşlığı ve ulusa mensubiyeti ortak etnik temeller ve kültürel miras üzerine inşa etti. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Amerikan Başkanı Woodrow Wilson’ın savaş sonrası düzenin nasıl oluşması gerektiği üzerine dile getirdiği ünlü on dört prensip arasında ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi gerektiği prensibi önemli bir yer tutmuştu. Wilson’ın açıktan zikretmediği ama kendi kaderini tayin noktasında geçerli saydığı temel prensip aynı etnik temele ve aynı tarihsel mirasa sahip toplulukların ideal ulusları oluşturacağı fikriydi. Rusya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluklarının dağılmalarını takiben bağımsızlıklarını kazanması uygun görülen birçok ulus devlet bu temel üzerinde kurgulanmıştı.

Özcü temeller üzerine inşa edilen birçok ulus-devletin yanında vatandaşlığın ve yönetenler ile yönetilenler arasındaki meşruiyetin ortak değerler ve anayasal bağlar üzerinde kurgulanmasını salık veren alternatif bir model de gelişti. Kan, etnisite ve toprak üzerinde değil de ortak siyasi değerler ve anayasal vatandaşlık üzerinde kurgulanan bu ulus-devlet anlayışı, bir önceki modelin aksine daha çok demokrasi ile yönetilen ülkelerde başarılı olabildi. Hâkim etnik grup ile diğerleri arasında çatışma çıkmaması ve ortak kader birliğinin tesis edilebilmesi için yönetenler yönetilenlerin ırksal, etnik, dini ve dilsel farklıkları üzerinden oy devşirmeyip iktidara gelebilmek ve orada kalabilmek için toplumun genelinin refahını mümkün kılacak siyasi ve ekonomik projeler ileri sürdüler ve kimlik temelli politikalardan uzak durdular.

Siyasal liberalizm, anayasal vatandaşlık temeli üzerinde inşa edilen ulus-devletlerin yaşayabilecekleri en ideal ortamı sundu. Bu sistemin başarılı olabilmesi herşeyden çok ekonomik büyümenin devamına ve herkesin, özellikle de işçi sınıfı ve maaşlı beyaz yakalıların, ulusal zenginlikten tatmin edici pay almalarına bağlıydı. İnsanları rasyonel düşünen tüketiciler ve evrensel siyasi ve medeni haklara sahip olan vatandaşlar üzerinden eşitleyen siyasi liberalizm insanların doğuştan getirdikleri kimliklerini arka plana itti. Toplumsal statü yarışında kimliksel farklılıklar değil bireysel beceriler ve liyakat ana belirleyici oldu. Dünyanın ortak evrensel değerler etrafında adeta küresel bir köye dönüşeceğini savunanlar küreselleşme sürecinin hızlanmasıyla siyasi liberalizmin ve onun vatandaşlık anlayışının tek geçer akçe olacağını iddia ettiler.

Halbuki Soğuk Savaş’ın bitiminden günümüze ivme kazanan küreselleşme süreci her iki şekilde de tanımlanan ulus-devlet anlayışına ciddi zorluklar çıkarıyor. Ama kesin olan bir şey varsa o da anayasal vatandaşlık ve ortak siyasi değerler üzerine inşa edilen ulus-devlet anlayışının bu süreçten daha olumsuz etkilendiği.

Küreselleşme süreci belki ülkeler arasındaki gelir dağılımını azalttı ama ülke içi gelir adaletsizliğini büyüttü. Zengin ve fakir arasındaki uçurum derinleşti. Dünya pazarına üreten, teknolojinin nimetlerinden ileri derecede faydalanan, çok gezen, farklı kültürel donanımlara sahip insanlarla birlikte yaşama becerisine sahip olanlar küreselleşme sürecini savunup siyasi liberalizmin savunuculuğunu yapmaya devam ederken, geniş toplumsal kesimler bu süreçlerin dışında kaldılar. Küreselleşemeyenlerin büyük çoğunluğu kaybedenler kulübüne eklendiler. Ekonomik olarak yerinde sayan ya da fakirleşenler aynı zamanda kimlik bunalımı yaşamaya başladılar. Bu insanların büyük çoğunluğu sağ ya da sol popülizmin en sadık destekçilerine dönüştüler. İçinde bulunduğumuz popülizm çağında siyasal liberalizm varoluşsal bir kriz yaşıyor.

Aslında yukarıda bahsedilen ulus-devlet anlayışlarının başarılı olabilmesi temelde bir ‘yönetim/yönetebilme’ sorunu. Yönetebilme ise özü itibariyle yönetenler ile yönetilenler arasındaki meşruiyet ilişkisinin nasıl kurulduğuyla alakalı. İnsanların hayatlarını derinden etkileyen kararları alanlar küreselleşme çağında kararlarının içeriğine ilişkin meşruiyeti nasıl sağlayacaklar? Karar alma süreçlerinde kararların sonuçlarından doğrudan etkilenenler nasıl temsil edilecek? Küreselleşme süreci hiyerarşik ve merkezi yönetimleri mi yoksa yerinden yönetime dayalı adem-i merkeziyetçi yapıları mı daha meşru kılacak? Ortak ulusal bilinci anayasal vatandaşlıktan kaynaklanan evrensel hak ve sorumluluklar mı yoksa mikro ölçekte tanımlanan kimliksel aidiyetler mi tanımlayacak?

Bir kere şu kesinlikle olmayacak. Hiper-küreselleşmecilerin öngördükleri ve savundukları dünya devleti/hükümeti hayali gerçekleşmeyecek. Ortak dünya hükümeti ve vatandaşlığı üzerine bina edilen, küresel bir medeniyet tasavvuru öngören, küresel vatandaşlığı tüketim alışkanlıkları üzerine kurgulayıp bireyleri rasyonel hareket eden tüketiciler olarak gören anlayış başarısız olmaya mahkûm. Küresel olma iddiasını en fazla taşıdığına inanılan Batı dünyasının rakipsizliği Batı dışı güçlerin yükselişi ve ileri sürdükleri alternatif dünya düzeni tasavvurlarının her geçen gün daha fazla alıcı bulmasıyla artık sadece bir anektod.

Küreselleşme süreci ve onu neredeyse mümkün kılan teknolojik devrimler tek bir merkezden yönetimi ve ortak dünya medeniyeti oluşumunu imkânsızlaştırıyor çünkü teknoloji çok sesliliği ve bölünmüşlüğü daha mümkün kılıyor. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan insanlar belki ‘benzer’ teknolojileri kullanarak ‘benzer’ şekilde iletişime geçiyorlar ama ‘farklı’ mesajlar yollayıp ‘farklı’ kimliksel duruşlarını paylaşıyorlar.

Küreselleşme ve çığır açan teknolojik devrimler bireyleri özgürleştirirken, aynı zamanda onları kendilerine en fazla benzeyenlerle daha fazla iletişime geçip birlikte yaşamaya zorluyor. Sınırlar arası (hem zihinsel hem de mekânsal) temasların hızlandığı ve çeşitlendiği bir ortamda insanlar ontolojik güvenliklerine daha fazla kafa yoruyorlar. Yani her geçen gün daha fazla sayıda insan kim olduğunu, neye inandığını, küreselleşme sürecinde kimliksel ve fiziksel varlığını nasıl koruyabileceğini daha fazla merak ediyor. Coğrafi büyüklükleri ve nüfus hacimlerine bakılmaksızın ulusal kimliklerini sarsılmaz etnik, dini ve dilsel temeller üzerinde inşa eden homojen toplumlar bu süreci daha rahat atlatacaklar.

Diğer taraftan bu özelliklere sahip olmayan ülkelerde yaşayan insanların ontolojik güvenliklerini garanti edebilecek iki farklı siyasi yapılanma söz konusu olabilir. Ya kendi içinde oldukça homojen uluslar mümkün olacak, ki bu mikro-milliyetçilik olgusunun ivme kazanması anlamına gelecek, ya da anayasal bağlılık ve ortak siyasi değerler temelinde tanımlanan vatandaşlık anlayışı daha da güçlenecek.

Küreselleşme sürecinin tüketim alışkanlıkları ve hazza dayalı hayat tarzları noktasında bir homojenleşmeyi tetiklediğini biliyoruz ve görüyoruz. Yalnız bu durum insanların maddi refah ve güç artırımını hayatlarının merkezine koyan homo-economicus’lara dönüştüğü anlamına gelmiyor. Son kertede zengin Katalanlarla fakir Iraklı Kürtleri birleştiren nokta referandumlarda kararlarını verirken bu kararların ortaya çıkarması muhtemel ekonomik sonuçları pek de hesaba katmadıkları. Aynı durum AB’den ayrılmak isteyen Birleşik Krallık vatandaşları ve Birleşik Krallık’tan ayrılmak isteyen İskoçların tercihlerinde de söz konusu. Ne Katalanlar ne de Iraklı Kürtler bağlı bulundukları devletlerden ayrılınca ekonomik olarak çok daha iyi durumda olacaklarını bilebilirlerdi. Hatta ayrılma sonrasında ekonomik sıkıntılarının daha da artacağına dair işaretler daha fazla. Bu özelikle Iraklı Kürtler için söz konusu.

Küreselleşme çağında ontolojik güvenliklerinin peşinden koşan insanlar son kertede ‘ekonomik’ olmaktan ziyade ‘sosyolojik’ motivasyonlarla hareket ediyorlar. Sosyolojik kaygıların her gecen gün daha fazla ön plana çıktığını hem Batı hem de Batı dışı dünyada görüyoruz. Popülist ve milliyetçi dürtüler temelinde siyaset yapan ve oy veren kitleler her geçen gün artıyor. Karar alma süreçlerine katılım bağlamında ‘referandum’ seçeneğinin insanların önüne sıklıkla konmaya başlanması küreselleşme sürecinde artan ontolojik güvenlik kaygılarından bağımsız düşünülemez.

Küreselleşme süreci yönetenlerin meşruiyetlerini devamlı olarak güncellemelerini ve yeniden-kazanmalarını gerekli kılıyor. Referandum seçeneği belki doğrudan demokrasi ve yönetim anlayışının en açık ve ideal yöntemi ve bu anlamda kategorik olarak reddedilmemeli. Ama aynı zamanda da tehlikeli ve kolaycılığa kaçmak anlamına geliyor. Küreselleşmenin hızlandığı bir zaman diliminde kendi kaderini tayin etme noktasında düzenlenecek referandumlar yeni mikro ulus-devletleri her yerde tetikleyebilir. Bu devletler fakir Kuzey Afrika ve Orta Doğu bölgelerinde de ortaya çıkabilir, zengin Avrupa coğrafyasında da. Iraklı Sünni ve Şii grupların Iraklı Kürtlerden, Kuzey İtalyalıların, İskoçların, Valonların, Kuzey İrlandalıların ve Baskların ise Katalanlardan ilham almayacaklarını kim garanti edebilir. Küreselleşme sürecinin büyük ulusal devletler yerine küçük ulus devletçiklerden oluşan bir uluslararası yapıyla daha uyumlu olacağı ortadayken, sorulması gereken asıl soru mikro-milliyetçilik olgusunun yanlışlığı ya da doğruluğu değil, meşru ve etkin yönetimin günümüzde en doğru şekilde nasıl tesis edilebileceği olmalıdır. Referandum bu süreçte bir seçenek olarak gündeme gelse de insanlara karar alma süreçlerine daha fazla katılıp ontolojik olarak güvende hissetmelerini mümkün kılacak daha başka seçenekler sunmak da gerekli.

 

ANTALYA EKSPRES

Antalya’nın en iyi yerel gazetesi

Antalya EKSPRES Gazetesi 12/12/1983 tarihinde yayın hayatına başladı. Değişmeyen ilkeleri ile aralıksız yayınlanan Antalya Ekspres, tarafsız, özgür ve objektif gazetecilik anlayışını benimseyen cumhuriyetçi, yurtsever, milliyetçi, halkçı ve Atatürkçü bir gazetedir.

Tüm hakları saklıdır. 2017 © Antalya Ekspres