SON HABERLER :
83 yaşındaki Ayşe Nine Korona savaşını kazandı Frtınanın bilançosu belli oldu Kemer de maske üretimi başladı Kepez sakinlerine steril maske Vali Karaloğlu: Antalya’da mücadelemiz devam ediyor
Türk dış politikası ve uluslararası düzen
Antalya Ekspres

Türkiye, 1919-1923 arasındaki bağımsızlık savaşından sonra Batı tarzı egemen bir ulus-devlet olarak ortaya çıktı ve yeni cumhuriyetin kurucu babaları, yeni devleti birçok açıdan Osmanlıcılık karşıtı temeller üzerine inşa etmek istedi. İmparatorluğun çok kültürlü, evrenselci, çok dinli ve çok etnikli karakterinin yerine laik Türk milliyetçiliği geçti. Cumhuriyet’in 1923’den Soğuk Savaş’ın sonuna kadarki dış politika uygulamaları, Kemalizm’in Batıcılık ve laiklik önceliklerini yansıtıyordu. ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ sloganı bu zihniyeti iyice özetlemektedir. Türkiye, topraksal güvenliğini dış tehditlere karşı korumak, sınırlı kaynaklarını ekonomik kalkınması için harcamak ve Batılı değerleri doğrultusunda toplumsal dönüşümünü gerçekleştirmek adına dışarıda maceracı politikalardan kaçındı.

Cumhuriyet dönemi boyunca, Türk dış politikası çoğunlukla Batı yanlısı ve statükocuydu. Kurucu liderler Türkiye'nin çıkarlarını ve değerlerini Batı dünyasınınkilerle uyumlaştırarak uluslararası düzende Türkiye’yi Batı toplumunun bir parçası yapmayı hedeflediler. Ne Avrupalı güçlerle yaşamış olduğu dönemsel sorunlar, ne Amerika Birleşik Devletleriyle yaşadığı ciddi krizler, ne de SSCB ve Ortadoğulu ülkelerle geliştirdiği yakın ilişkiler Türkiye’nin Batıya dönük dış politika eğilimini değiştirdi. Türkiye üçüncü dünyacılık hareketinin cazibesine de katılmadı. Tarafsızlık yerine tarafını Batı dünyası olarak seçti.

Avrasyacılık olarak adlandırılan düşünce ekolü Soğuk Savaş yıllarında marjinal olarak kaldı. Avrasyacılığı savunan sol Kemalistler dışarıda Sovyetler Birliği yanlısı bir dış politika arzu ederlerken, içeride sosyalist bir modernleşme sürecinin bayraktarlığını yaptılar. Türkiye'nin Batı kampı içindeki sözde uydu durumunu şiddetle sorgulasalar da Avrasyacılar Cumhuriyetin kurucu babaları gibi laikliği siyasal ideolojilerinin merkezine koydular. Diğer taraftan Avrasyacılara göre, Batı yönelimli bir dış politika izlenmesi Atatürk’ün tam bağımsız Türkiye mirasını ortadan kaldıracaktı.

Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından, Türkiye'nin dış politika aktivizmi olağanüstü bir şekilde arttı. Özünde, toplumun geneli tarafından benimsenen kuşatıcı bir jeopolitik söylem ve vizyon yerine, Soğuk Savaş döneminin kısıtlamalarının ortadan kalkması ve uluslararası sistemin değişen dinamikleri bu sonucu ortaya çıkardı. Türkiye'nin, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan ülkeler için en iyi rol modelini oluşturduğu fikri, Türkiye’nin Orta Asya, Kafkaslar ve Balkanlar’da bulunan birçok ülkeyle ilişkilerini geliştirmesini kolaylaştırdı. Bununla birlikte, Türkiye bu ülkelere Batılılaşma yolunun dışında alternatif bir yol haritası sunmak yerine, Batılı normların bu coğrafyalara yayılmasında öncülük ve taşıyıcılık rolü oynadı. Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla Batı ile Türkiye arasında ortak güvenlik ve dış politika çıkarları tanımlamak giderek zorlaşmaya başladığından, Soğuk Savaş sonrası yıllarda Türkiye’nin Batılılar gözündeki Batılı kimliği erozyona uğradı. Bunu tamir emenin en önemli yollarından biri Türkiye’nin Batılı norm ve değerlerin Batı dışı toplumlara taşınmasında aracılık ve örnek olma rolü oynamasıydı. Bu sayede Türkiye’nin Batılı kimliğinin Batılılar nezdinde pekişeceği varsayıldı.

Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile özdeşleşmiş olan neo-Osmanlıcı argümanların 1990’lı yıllarda gündeme gelmesi Türkiye’nin Batılılaşma politikasıyla ters değildi. Bunun temel nedeni Türk dış politika aktivizminin arkasındaki neo-Osmanlıcı ruhun, stratejik, politik ve askeri olmaktan ziyade ekonomik, kültürel ve sosyal zeminlerde tanımlanmasıydı. Ayrıca Osmanlı bakiyesi topraklarda Türkiye’nin aktif rol oynaması Batılı değerlerin buralara taşınması üzerinden çok daha kolay kabul görebilirdi. Türkiye Batılı güçlerle olan ilişkilerinde ara ara krizler yaşasa da dış politikasında Batılı eğilimini terk etmedi. Bu durum 2000'li yılların sonuna kadar devam etti.

2000'lerin ikinci yarısında gözlenen yumuşak Avrasyacı eğilim Türkiye'nin Batı yanlısı yönelimini kökten değiştirmedi. AB üyelik kriterlerini yerine getirme adına yurt içinde ardı ardına yapılan reformlar, NATO üyeliğine devam eden bağlılık, Türkiye’nin Demokrasi Ortağı olarak Büyük Orta Doğu Projesine katılımı, gelişme ve ekonomik büyüme adına neo-liberal ekonomik politikaların benimsenmesi, Orta Doğu’da çoğunlukla liberal ve yumuşak güç odaklı dış politikaların benimsenmesi ve Türkiye’nin komşularıyla olan ilişkilerini güvenliksizleştirme çabaları Türkiye’nin Batı uluslararası toplumu içindeki konumunu pekiştirmeyi hedefledi.

Bu süre zarfında Ankara’nın Rusya, Çin, Suriye, Irak ve diğer Batılı olmayan ülkelerle geliştirdiği siyasi ve ekonomik ilişkilere rağmen Batı, Türk dış politikasındaki ayrıcalıklı konumunu sürdürdü. Türkiye'nin yeni bir uluslararası veya bölgesel düzenin ortaya çıkmasına yardımcı olmak adına Batılı olmayan güçlerle daha fazla işbirliği yapması gerektiği fikri hiçbir zaman Türkiye’nin liberal uluslararası dünya düzeninin meşruiyetini sorgulaması sonucunu doğurmadı.

Türk dış politikasındaki revizyonist ton daha iddialı bir neo-Osmanlıcılık kimliği etrafında 2008'den bu yana belirgin hale geldi. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın neo-Osmanlıcılığı ile Başbakan Davutoğlu’nun neo-Osmanlıcılığı arasındaki temel fark, birincisi Türkiye’nin uluslararası eylemciliğini Osmanlı Devleti’nin bakiyesi topraklarda Batılılaşma sürecinin bir parçası olarak tanımlarken, ikincisi Türkiye’nin bölgesel ve küresel liderliğini Türkiye’yi merkeze alan neo-Osmanlıcı bir bilinç çerçevesinde gerçekleştirmeye çalıştı. Özal’ın neo-Osmanlıcılığı daha çok Türkiye'nin Batılı laik kimliğine öncelik veren kültürel, ekonomik ve sosyal boyutlarda tanımlanırken, Davutoğlu’nun neo-Osmanlıcılığı sosyal ve kültürel olmaktan ziyade politik ve stratejik bir proje oldu. Davutoğlu’nun neo-Osmanlıcılık anlayışına göre, Türkiye’nin ulusal kimliği yalnızca etnik Türklük ile İslam dini arasındaki bir sentez potasında yeniden tanımlamalı ve Türkiye Batıyla aynı dalga boyunda hareket eden bir ülke olmak yerine bölgesel ve küresel liderlik hedefleri olan merkez ülke olmalıydı.

Davutoğlu anlayışına göre, Türkiye aynı zamanda eski Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasına sahip çıkarak bölgesel ve küresel sorunların çözümünde inisiyatifler almalı ve sorumlu bir aktör olarak elini taşın altına koymalıydı. Buradan hareketle, Türkiye, bölge dışı güçlerin Ortadoğu'daki etkisini sorgularken bölgesel sorunların bölgesel bilincin gelişmesiyle beraber bölge halkları tarafından çözülmesi gerektiğini savunmaya başladı. Bu vizyona göre, Türkiye, Rusya ve Çin’e benzer şekilde, kendi jeopolitik nüfuz alanına sahip küresel ve bölgesel bir güç olarak değerlendirilmeliydi. Dünyanın beşten büyük olduğu mottosu son yıllardaki Türk revizyonizminin ruhunu özetlemektedir.

AKParti’nin ikinci parlamento seçim zaferini kazandığı ve Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına seçildiği 2007 yazıyla birlikte, AKParti liderliği yurtiçinde ve yurtdışında kimlik temelli bir dönüşüm sürecini harekete geçirmek için gereken güçlü bir özgüvene sahip olmaya başladı. Bu özgüven 2011 yılındaki üçüncü seçim başarısından sonra iyice kuvvetlendi. Avrupa Birliği ile ilişkilerin soğuması Amerika Birleşik Devletleri’yle yaşanmaya başlayan keskin görüş ayrılıklarıyla birleştiğinde, bu durum Türkiye'nin sürekli ve sürdürülebilir stratejik özerklik/otonomi arayışlarını tetikledi.

Bu özgüvene paralel olarak 2008'den sonraki yıllarda Türk dış politika söylem ve uygulamalarında normatif ve ahlaki vurguların daha sıklıkla yer aldığına şahit oluyoruz. Arap Baharı’nın başlamasından beri Ortadoğu’daki Türk dış politikasının bir numaralı hedefi Türkiye’nin lider rol oynadığı yeni bölgesel düzende bölgeye temsili demokrasinin getirilmesine yardım etmek oldu. Türkiye’nin düzen kurucu rolü oynamadaki kararlılığı, bölgedeki dış güçlerin etkisinin azalmasına yardım ederek bölgede yükselen güç bloklarının menfaatlerini AKParti yönetimindeki Türkiye’nin menfaatleriyle birleştirecekti.

Rusya Suriye’ye askeri müdahalede bulununcaya kadar Türkiye’nin iddialı düzen kurucu politikalar izlemesi zor olmadı. ABD’nin dışarıdan verdiği destek de bu bağlamda önemliydi. Bu dönemde Türkiye'nin Ortadoğu’daki bölgesel sorunların çözümünü kolaylaştırma çabaları arttı. Türkiye, Esad'ın Suriye'de iktidardan uzaklaştırılmasını aktif olarak destekledi.

Türkiye dünya çapındaki diplomatik angajmanlarını giderek insani zemin üzerine inşa etmeye ve MIKTA ve MINT gibi bölgesel gruplar çerçevesinde benzer düşünen diğer ülkelerle koordineli hareket eden sorumlu bir aktör olmaya çalıştı. Ayrıca, Çin’in Tek Kuşak Tek Yol girişimine imza attı ve Şangay İşbirliği Teşkilatı ile Avrasya Ekonomik Birliği’ne tam üye olarak katılma konusundaki kararlılığını belirtti. Bunların hepsi, Türk dış politikasındaki yumuşak dengeleme örnekleridir.

Türk dış politikasındaki güçlü revizyonist ton 2015'ten bu yana yumuşamaya başladı, çünkü sert ve yumuşak güç kapasitesinin Türkiye’nin Ortadoğu'da düzen kurucu bir rol oynamasına izin vermeyeceği açıkça ortaya çıktı. Bir yandan Türkiye, beklenti-kapasite eksikliğinden ötürü acı çekmeye devam ederken, diğer yandan Ortadoğu’daki diğer oyuncuların, özellikle de Rusya ve İran’ın, artan iddiaları Türkiye'nin manevra kabiliyetini kısıtladı.

Türkiye’nin Irak ve Suriye’de devam etmekte olan iç savaşlardan kaynaklanan güvenlik tehditlerine her geçen gün daha fazla maruz kalması Türkiye'nin geleneksel güvenlik endişelerini yeniden ve güçlü şekilde hissetmesi sonucunu doğurdu. Bu süreç eski güvenlikçi politikalara dönülmesini kolaylaştırdı ve beka sorununu ülkenin bir numaralı gündemi haline getirdi.

FETÖ terör örgütü üyesi Türk subaylarının 2016 yazındaki darbe kalkışması, Türkiye'nin güvenlik kaygılarını daha da ağırlaştırdı. Son dört yıldır Türk dış politikasında bir eksen küçültme yaşanıyor. Bölgesel ve küresel liderlik söylemleriyle yeni dünya düzeninin hamiliği rolleri arka plana itilirken, ulusal sınırları korumak ve toplumsal bütünlüğü muhafaza etmek dürtüleri daha fazla öne çıkıyor. Türkiye daha çok olanı muhafaza etmeye çalışan bir ülke konumuna geçmiş durumda. Dış politikada devlet mantığının yeniden merkeze gelmesi ve sert güç unsurlarının giderek daha fazla kullanılması son dönem Türk dış politikası uygulamalarının en belirgin özellikleri olmuş durumda. Büyük güçler arasında denge siyaseti üzerinden çıkarlarını elde etmeye çalışmak ve dış politikaya güvenlik zaviyesinden bakmak Türkiye’nin dış politikada ölçek küçülttüğünün ve daha savunmacı bir tutuma kaydığının en bariz göstergeleri.

ANTALYA EKSPRES

Antalya’nın en iyi yerel gazetesi

Antalya EKSPRES Gazetesi 12/12/1983 tarihinde yayın hayatına başladı. Değişmeyen ilkeleri ile aralıksız yayınlanan Antalya Ekspres, tarafsız, özgür ve objektif gazetecilik anlayışını benimseyen cumhuriyetçi, yurtsever, milliyetçi, halkçı ve Atatürkçü bir gazetedir.

Tüm hakları saklıdır. 2017 © Antalya Ekspres