SON HABERLER :
Takımın başarısına 4 dilde katkı sağlıyor Tarım işçilerini taşıyan minibüse otomobil çarptı Konyaaltı yaya güvenliğine önem veriyor Muratpaşa, 'Sıfır Atık Belgesi'i alan ilk belediye İş yerlerine dezenfekte hizmeti
Türkiye-AB ilişkileri nereye?
Antalya Ekspres

Son yıllarda Avrupa Birliği çevrelerinde Türkiye’yle yürütülmekte olan üyelik müzakerelerinin sonlandırılması ve AB-Türkiye ilişkilerinin üyelik süreci bağlamından çıkartılarak ortak ekonomik, güvenlik ve stratejik çıkarlar etrafında yeniden tanımlanması gerektiği görüşü zemin kazanıyor.

Belirtmek gerekir ki 3 Ekim 2005 tarihinde kabul edilen Müzakere Çerçeve Belgesi’ne göre üyelik müzakerelerinin sonlandırılmasını ya da askıya alınmasını ya AB Komisyonu ya da üye ülkelerin üçte biri önerebiliyor. Son karar ise AB Konseyi’ne ait. Üye devletlerin temsil edildiği Konsey nitelikli oy çoğunluğu ile bu yönde karar alabiliyor. Müzakerelerin tekrar başlaması ise üye devletlerin hepsinin ortak kararına bağlı.

Üyelik müzakerelerinin sonlandırılması gerektiği yönündeki görüşler genellikle Avrupa Parlamentosu tarafından dile getiriliyor. Ne zaman Avrupa Parlamentosu bu yönde kararlar alsa Türkiye’nin ilk tepkisi bu kararları yok hükmünde saymak şeklinde oluyor. Bu aslında teknik açıdan doğru. Yalnız unutmamak gerekir ki AB Parlamentosu AB halklarının doğrudan seçtiği parlamenterlerden oluşur ve AB komisyonunun genel hissiyatını yansıtır. Parlamento’da farklı siyasi gruplar ve hareketler ideolojilerine göre gruplandırılır ve parlamenterler vatandaşı oldukları üye devletleri değil Parlamento çatısı altında yer aldıkları siyasi grupları temsil ederler. Bir diğer şekilde söylemek icap ederse AB Parlamentosu AB’nin en önemli ulusüstü organıdır.

2009’da kabul edilen Lizbon Anlaşması ile AB Parlamentosu’na geniş yetkiler verilmiştir. Parlamento, AB Konseyi’yle birlikte AB’nin yasa yapma yetkisini paylaşır. Üye olmak isteyen devletlerle yürütülecek üyelik müzakerelerinin başlaması ve sonuçlandırılması AB Parlamentosu’nun kararına da bağlıdır. Türkiye’nin bütün fasıllarda müzakereleri başarıyla açıp kapattığını, Komisyon’la katılım anlaşmasını imzaladığını ve bu anlaşmanın üye devletlerin her birisi tarafından kendi iç hukuk düzenlemelerine göre onaylandığını varsaysak bile, son tahlilde AB Parlamentosu bu üyeliği onaylamazsa Türkiye AB’ye üye olamaz. AB bütçesinin kabul edilmesi ve AB Komisyonu ve Konseyi’nin imzaladığı birçok anlaşmanın yürürlüğe girmesi de AB Parlamentosu’nun onayına bağlıdır.

Bugünkü kompozisyonu itibariyle parlamentoda Hıristiyan Demokrat ve Muhafazakar gruplar ağırlıkta. Son yıllarda yükselişe geçen aşırı sağ ve sol gruplar da parlamentoda temsil edilmekte. AB’nin çok-kültürlülük, evrensel ve laik değerler üzerine bina edilmesi gerektiğini düşünen ve AB bütünleşme sürecini kimliksel ve medeniyetsel bir proje yerine daha çok siyasi bir barış projesi olarak gören sosyal demokrat ve liberal gruplar bugün itibariyle parlamentoda çoğunlukla değiller. Bu gruplar teorik açıdan bakıldığında Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini eksiksiz uygulaması ve AB’nin kurucu değerlerini şüpheye yer vermeyecek şekilde benimsemesi durumunda Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakmaktadırlar.

Türkiye-AB ilişkileri uzunca bir zamandır sağlıklı bir zeminde ilerlemiyor. 15 sene önce başlayan müzakere sürecinde sadece bir faslın müzakerelere açılıp kapanması ve bugün itibariyle toplamda 15 fasılda müzakerelere devam ediliyor olması zaten yeterince can sıkıcı. Bazı başlıklarda müzakerelerin açılmasını bazı üyelerin veto etmesi ileriye dönük karamsar bir tablo sunuyor. İkili ilişkilerin mülteci krizi bağlamında 2016 yılının bahar aylarında varılan göç anlaşmasına, AB ile Türk liderlerin konjonktürel şartlar gereği yaptıkları zirve toplantılarına ve gümrük birliği anlaşmasının gözden geçirilmesi yönündeki irade beyanlarına indirgenmesi ilişkilerin üyelik dışı bağlamlarda yeniden tanımlanmaya başladığını gösteriyor.

AB tarafında Türkiye’ye yöneltilen itirazlar biliniyor. Türkiye’nin son yıllarda demokratikleşme sürecinden uzaklaştığı ve giderek otoriter bir siyasi iklime kaydığı görüşü sıklıkla dile getiriliyor. Fikir ve basın hürriyeti üzerinde ciddi kısıtlamalar olduğu ve Arap Baharı sürecinde Türkiye’nin örnek olmak istediği ülkeleri kendine örnek alarak tipik bir Orta Doğu ülkesine dönüşmeye başladığı birçok Avrupalı çevre tarafından söyleniyor.

2008’de başlayan ekonomik krizin etkilerini hala tam olarak atlatamayan, Rusya’nın Ukrayna ve Kırım politikaları nedeniyle kendini güvensiz hissetmeye başlayan, Arap Baharı sürecinde Orta Doğu bölgesinde yaşanan çalkantıların etkilerini mülteci krizi örneğinde görüldüğü üzere iliklerine kadar hisseden AB ülkelerinde genişleme karşıtı, küreselleşme sürecine tepkili ve çok-kültürlü toplum anlayışından hazzetmeyen aşırı sağ ve sol grupların son zamanlarda güç kazanıp Avrupa siyasetinde etkili konuma erişmesi Türkiye’nin olası üyeliğini kolaylaştıracak bir zemin kesinlikle sunmuyor.

Brexit kararının olası siyasi ve ekonomik sonuçları, Trump’ın transatlantik ilişkileri ciddi anlamda zora sokan siyasi tavırları ve koronavirüs salgını bağlamında AB içinde oluşan çatlakların AB’nin gündemini meşgul edeceği önümüzdeki yıllarda AB’nin temel önceliği bütünleşme sürecini devam ettirip kendine çeki düzen vermek ve küresel arenada sert ve yumuşak güç unsurlarıyla etki uyandırabilen bir aktöre dönüşmek olacak. Böyle bir konjonktürde AB’nin Türkiye’nin üyeliğine vakit ayırmayacağı ve bunu olabildiğince ertelemeye çalışacağı ortada.

Türkiye’den bakıldığında da ilk göze çarpan AB’nin Türkiye’ye ikiyüzlü davrandığı, Türkiye’yi Orta Doğu bölgesinden kaynaklanan başta mülteci hareketleri olmak üzere türlü türlü güvenlik risklerini AB’ye ulaşmadan absorbe etmesi gereken bir tampon ülke gibi gördüğü, Türkiye’yi ürettiği malları satabileceği büyüyen bir pazar olarak değerlendirdiği, ülke içinde yaşanmakta olan demokratik siyasi dinamikleri kendi arzuladığı yönde sonuçlar ortaya çıkarmadığı için olumsuz algıladığı, stratejik otonomi elde etme yönünde evrilen Türkiye’nin dış politika açılımlarını, özellikle de Orta Doğu bölgesinde, Türkiye’nin Batıdan uzaklaşma iradesi olarak gördüğü, Arap Baharı ve Orta Doğu’da yaşanmakta olan çalkantıların Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelttiği tehlikeleri önemsemediği, Türkiye’nin ülke içinde daha fazla güvenlik adına attığı adımları özgürlüklerin ciddi biçimde kısıtlanması şeklinde okuduğu, 15 Temmuz hain darbe girişimi karşısında Türkiye’deki seçilmiş iktidarın yanında yer alma noktasında tereddüt gösterdiği ve darbe sonrasında AB ülkelerine iltica eden FETÖ sempatizanlarının ülkeye iadesi noktasında ayak dirediğidir.

Böyle bir ortamda her iki tarafın da Türkiye’nin yakın gelecekte üye olamayacağını kabul edip ona göre bir strateji belirlemesi gerekir. AB, Türkiye’nin liberal demokratik dönüşümüne her zamankinden daha fazla destek vermesi gerektiğini bir an önce anlamalıdır. Üyelik müzarekelerini toptancı bir yaklaşımla durdurmak yerine zor ve anlamlı olanı seçip Türkiye’nin AB’nin siyasi standartlarına yaklaşmasına yardımcı olacak başlıkları bir an önce müzakereye açması herkesten önce AB’nin kendi çıkarınadır. Yüzü Avrupa’ya ve onun değerlerine dönük bir Türkiye herhalde tam tersi istikametlerde ilerleyebilecek bir Türkiye’den çok daha tercihe şayandır. AB, Türkiye üzerinde son yıllarda kaybettiği aşikar olan etki gücünü ancak bu şekilde geri kazanabilir. Bunun yanında Gümrük Birliği’nin güncellenmesi olgusuna salt ekonomik mantıktan bakıp bu süreçte yapılacak müzakereleri bir de siyasi kriterlere bağlaması AB’nin Türkiye’yi iyice kendinden uzaklaştırmasına neden olur. Unutmamak gerekirki Türkiye, AB bütünleşme tarihinde tam üye olmadan gümrük birliğine girmeyi kabul eden ilk ve tek ülkedir. AB’nin, Türkiye’nin bu kararı olası ekonomik dezavantajlarına rağmen alabilmiş olmasının anlam ve önemini doğru değerlendirmesi gerekir. Türkiye’nin gümrük birliğini güncellenmiş haliyle devam ettirmek istemesi onun AB ailesi içinde olmayı hala ne kadar çok istediğinin en önemli kanıtlarından biridir. AB’nin bunu görmesi gerekir. AB’ye karşı dile getirmiş oldukları bütün tepkisel ve kızgınlık dolu söylemlerine rağmen Türkiye’yi yönetenlerin AB üyeliğinin Türkiye’nin hala en önemli stratejik önceliği olduğunu söylemeye devam etmeleri manidardır. AB’nin bunu da görmesi gerekir. İçinde Türkiye’nin de olduğu AB’nin küresel etki kapasitesi bugünkü duruma nazaran kesinlikle daha fazla olacaktır.  

Türkiye açısından önemli olan ise, hem olası AB üyeliğinin hem de sağlıklı işleyen bir üyelik sürecinin Türkiye’nin ulusal çıkarlarına hizmet ettiği gerçeğidir. Ne Şangay İşbirliği Örgütü, ne Avrasya Ekonomik Birliği, ne de Rusya ve Çin başta olmak üzere yükselmekte olan güçlerle geliştirilecek yakın ekonomik ve stratejik ilişkiler genel olarak Batı özel olarak da AB ile geliştirilen kurumsal ilişkilerin yerini tutabilir. AB bütünleşme boyutu eksik bir şekilde Türkiye’nin bahsedilen diğer kurum ve aktörlerle kuracağı ilişkilerde pazarlık gücü ciddi oranda azalır. Türkiye’nin Batı nezdindeki konumu onun Doğu’daki etki kapasitesini de etkilemektedir. Arap Baharı öncesinde Türkiye’nin Orta Doğu bölgesi halklarının gözünde sahip olduğu dikkat çekici olumlu algı, Türkiye’nin AB üyelik sürecinde kat ettiği olumlu mesafeden bağımsız bir şekilde düşünülemez. AB, yaşadığı bütün krizlere rağmen Türkiye için hale en güvenli limandır. Türkiye’nin dış ticaretinde AB’nin ağırlıklı konumu, Türkiye’ye gelen yabancı yatırımların üçte ikisinden fazlasının AB menşeli olması önemlidir.   

Bütün bu arka plandan bakıldığında kısa vadeli düşünüp üyelik müzakerelerini dondurmak ya da ikili ilişkileri dar bir stratejik, güvenlik ve ekonomi işbirliği kıskacına hapsetmek iki tarafın da çıkarına değildir. Bu süreçte uzun vadeli düşünüp sabırlı hareket etmek iki tarafın da en fazla ihtiyacı olan şey. 

 

ANTALYA EKSPRES

Antalya’nın en iyi yerel gazetesi

Antalya EKSPRES Gazetesi 12/12/1983 tarihinde yayın hayatına başladı. Değişmeyen ilkeleri ile aralıksız yayınlanan Antalya Ekspres, tarafsız, özgür ve objektif gazetecilik anlayışını benimseyen cumhuriyetçi, yurtsever, milliyetçi, halkçı ve Atatürkçü bir gazetedir.

Tüm hakları saklıdır. 2017 © Antalya Ekspres