Toplumsal hafıza, yalnızca büyük olaylarla değil, bu olaylara verilen tepkilerle ve sergilenen tutumlarla da şekillenir. Bugün tam da böyle bir eşikten geçiyoruz; Hukukun evrensel ilkelerinin aşındığı, özgürlüğün kısıtlandığı ve kolektif belleğin baskı altında yeniden inşa edilmeye çalışıldığı bir dönemin içindeyiz. Ancak tarih bize gösteriyor ki baskının arttığı anlar aynı zamanda yeni bir toplumsal uyanışın habercisidir.
Bazı kapılar zorla kapatılmaya çalışıldığında, başka kapılar kendiliğinden aralanır. Sessizliğe mahkûm edilmek istenenler, çoğu zaman en güçlü sesi yükseltenler olur. Bugün yaşananlar, hukukun ve temel hakların askıya alınmasına yönelik kolektif bir farkındalığın oluştuğunu gösteriyor. Toplumsal dönüşümler yalnızca büyük devrimlerle değil, bireylerin ve toplulukların içsel kırılma anlarının birikimiyle de gerçekleşir.
Kriz dönemleri hem mevcut düzenin kırılganlıklarını açığa çıkarır hem de dönüşüm için gerekli zemini de hazırlar. Meşruiyeti sarsılan sistemler, bireylerde ve topluluklarda yeni anlam dünyaları yaratır. Zorla susturulmaya çalışılan sesler, beklenmedik şekillerde yankılanır ve yeni bir kamusal bilinç inşa eder. Bugün de benzer bir süreç yaşanıyor; sessizliğin ve kabullenilmiş çaresizliğin yerini, hak arayışının ve dayanışmanın aldığı bir döneme giriyoruz.
Adalet, özgürlük ve ifade hakkı, yalnızca anayasal metinlerde var olan soyut kavramlar değildir, toplumsal yapının sürdürülebilirliği açısından da belirleyicidir. Bu değerlerin ihlali, bireylerin yalnızca kişisel hak kayıplarına yol açmaz, kolektif hafızada da derin izler bırakır. İnsanlar, sadece mağduriyetleriyle değil, bu mağduriyetlere verdikleri tepkilerle de tarih yazarlar. Bugün yaşadığımız olaylar, toplumun adalet ve özgürlükle kurduğu ilişkiyi yeniden tanımladığı bir sürecin ürünü. Peki, bu tanıklık bize ne öğretiyor? Sessizlik bir korunak mı, yoksa kolektif sorumluluktan kaçış mı?
Tarih, susanları da kaydeder ancak en çok harekete geçenlerin hikâyelerini anlatır. Bugün yaşananlar hem bir kriz hem de düşünme, sorgulama ve dönüşme fırsatı sunan bir eşiktir. Bu eşiği kimileri boyun eğerek geçerken, kimileri yeni bir toplumsal hikâye yazmanın sorumluluğuyla harekete geçer. Şu an tam da böyle bir dönemin içindeyiz. Çünkü sessizlik ile direniş arasındaki gerilim, bireysel kimliklerin ve toplumsal aidiyetlerin yeniden şekillendiği bir zemine dönüşüyor. Hakikatle yüzleşmekten kaçanlar ne kadar çaba gösterirse göstersin, hakikat eninde sonunda kendini daha yüksek bir sesle duyuracaktır.
Tarihsel olarak bakıldığında en büyük değişimler, statükoya yönelik sessiz kabullenişin yerini eleştirel farkındalığın aldığı anlarda mümkün olmuştur. Bugün de bireyler, yalnızca pasif tanıklar olmaktan çıkıyor, yeni kolektif öznellikler inşa ediyor. Hak ihlallerinin norm haline gelmesine karşı yükselen her itiraz, toplumsal dönüşümün bir parçasıdır.
O hâlde mesele yalnızca olup biteni görmek değil; hatırlamak, unutmamak ve unutturmamaktır. Çünkü geçmişin karanlık sayfalarını tekrar etmek yerine, geleceğin adil ve özgürlükçü satırlarını yazmayı seçtiğimizde gerçek değişim mümkün olacaktır. Bugün hem politik hem de sosyolojik bir eşiğin ortasındayız. Toplumsal yapının yeniden şekillendiği bu süreçte, bireylerin sessiz mi kalacağı, yoksa tarihin öznesi mi olacağı sorusu belirleyici olacak. İşte tam da bu nedenle içinde bulunduğumuz dönem yeni bir toplumsal sözleşmenin inşasına dair bir fırsattır.
Geçmiş hem unutulmaz olaylardan hem de unutturulmaya çalışılan gerçeklerden oluşur. Hafızamızın omuzlarımıza yüklenmesi, onun ağırlığını taşıyamayacağımız anlamına gelmez. Aksine bu hafıza, geleceği inşa ederken bize rehberlik eden en büyük güçtür. Artık gözlemleyen değil, harekete geçen olma vaktidir. Dayanışma, adaletin en büyük teminatıdır ve bu yeni dönem sessizlikle değil, cesaretle yazılacaktır.